Play Video

Bir Ağaç Etrafında

Evrim Kuran

“Doğayla baş başayken kendimizi öylesine rahat ve keyifli duymamızın nedeni, doğanın bizim hakkımızda bir görüşü olmayışıdır.” demiş Nietzsche.

Doğanın bizim hakkımızda bir görüşü yok. Bizden bir talebi de yok. Onu görmezden gelsek de, incitsek de, kirletsek de, kaynaklarını ziyan etsek de, varını yoğunu cömertçe sunmaya devam ediyor bize. Doğa insan kadar vahşi değil. Doğa insan kadar sahte değil. Doğa insan kadar öngörülmez değil. İnsanın kalbi var, doğanın yok. Doğa insan kadar kalpsiz değil. 

İstanbul’un Ömerli köyünde yaşadığım yıllarda üçüncü köprü inşaatı sırasında kesilen ağaçlar sebebiyle yaşam alanları yok olan hayvanların karayoluna dek indiğini hatırlıyorum. Bu fotoğrafın benzerini geçenlerde dünyanın oksijen kalitesi açısından en önemli habitatlarından birinde, Kaz Dağları ekosisteminin içinde bulunan Kirazlı köyünde gördüm: Kentin alternatifsiz su kaynağı Atıkhisar Barajı havzası üzerinde devam eden ağaç kesiminden kaçışan ceylanlar… Bizden onceki kusaklar bir ceylanin su icmeye inmesini gorduler; benim kusagim bir ceylanin su icmeye inmesini sarkilarda duydu; bu kalpsizlikle devam edersek yeni kusaklar bir ceylanin su icmesi goruntusunu tahayyül dahi edemeyecekler. 

Robotlar gelecek islerimizi elimizden alacak diye korkuyor bugunlerde modern dunya. Keske gelseler. Robotlara algoritmik bir ayar yapar dogayi, yasayani, cogalani sevmesini saglariz da, insani islah edemiyoruz. Bu kotucullukle bas edemiyoruz. İnsan denilen memeli hayvan, ureyen canlilarin en vahşisiymiş meğer, sasiriyoruz.

Bugunlerde yine bir agac etrafinda toplandi gogus kafesinde sifreli kasa degil de bir kalp tasiyan binlerce insan.

Gezi’de bir ağaç için can veren genç fidanlar gibi, Hopa’da suyuna sahip çıkan Metin Öğretmen gibi, HES tehdidi ile karşı karşıya bırakılan Loç Vadisi’ne sahip çıkan köylüler gibi, Gerze’de termik santrala karşı duranlar gibi, Tortum’da isyan eden kadınlar gibi, vadilerinde nöbet tutan Fındıklı halkı gibi,  Munzur’un barajlara karşı ayaklanması gibi, Salda Gölü’ne millet bahçesi yapılmasına gönlü razı gelmeyenler gibi, Karadeniz’de yeşil yola karşı, Yırca’da zeytin ağaçlarının katliamına, ODTÜ’de kavakların kıyımına karşı birlikte direnenler gibi. Güzel ve nadir olan her şeye karşı amansız bir düşmanlık besleyenlere, doğanın talanına, ekolojik yıkıma hayır diyen, yaşamı savunan herkes gibi. Cerattepe’de, Ovacık’ta buluşanlar gibi. Bir ağaç etrafında, bir amaç etrafında toplandı göğüs kafesinde bir kalp taşıyan binlerce insan.

Elbette mesele bir ağaç değil. Mesele bir dal, mesele bir yaprak. Mesele bir orman, mesele bir sincap, mesele su, mesele hava, mesele çocuklarımızın torunlarına emanet edeceğimiz bir dünya. Mesele yeryüzünün en eski tarım topraklarında bir zamanlar pamuk, tütün, incir üretimi ve hayvancılıkla geçimini sağlayan insanlar olduğunu bilmek. Mesele, Çernobil ve Fukuşima’dan ders almayan insanlar olduğunu, madenciliğin talan ettiği Afrika’nın şimdi zenginlikle değil açlıkla boğuştuğunu da bilmek. Mesele bir yanda ranta, kâra doymayanlar; öte yanda tüm ruhu ile Anadolu. Mesele memleket.

Ben Kaz Dağları’nda altın arayan şirketin bulunduğu ülkede yaşıyorum; Kanada’da. Gecen sene bir arkadaşımın evine gittim. Yemyeşil bahçesinde bir kuru ağaç; tamamen ölmüş bir ağaç, kesilse ve oraya yeni bir fidan dikilse daha da güzel olur. Belediyeye başvurmuşlar kuru ağacı kesmek için gerekli izinleri almaya. Belediye o sokakta yaşayan komsuların onayını almak için gerekli olan süreci başlatmış. Sokaktan geçenlerin göreceği bicimde pencerelerine bir ilan panosu asmışlar. Özetle sunu soyluyor ilan: Ey komşular, bahçemizde kuru bir ağaç var, itirazınız olmaz ise bu ağacı keseceğiz. İlan 40 gün askıda kaldı. Komsular itiraz etmedi. Ağaç kesildi; yerine yenisi de dikildi.

Mesele bir ağaç değil, anlıyorsunuz ya. Mesele toplumsal vicdan, mesele yaşamın sorumluluğunu almak, mesele bir ağacın bir ormana, bir ormanın bir dünyaya mal olacağını kuşaktan kuşağa anlatmak.

Kaz Dağlarında altın arayan şirketin ülkesinde bir kuru dal kıymetlidir, sokakta yasayan bir minik sincabın, tavan arasına yuva kurmuş bir vahşi rakunun, göl kenarlarındaki gürültücü kazların yasamı en az insanlarınki kadar kıymetlidir; yasalarla korunur. Bizim ülkemizde, cennet vatanımızda, faunası ile dünyanın en eşsiz coğrafi parçalarından birinde bir başka ülkenin insanları doğamızı acıtıyorsa, yedi kat yabancıdan önce ülkemizin yasalarını ve yasa koyucularını sorgulamak gerekir.

İlyada Destanı’nda Homeros bir zeytin ağacının altında oturur. Zeytin ağacı ona şunu söyler: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım.” Homeros bu satırları Milattan Önce 7’de değil de, geçen hafta yazmış olsaydı, korkarım ki şöyle devam ederdi: ”… siz gelmeden önce buradaydım, korkarım ki sizden önce gideceğim.”