Play Video

Erich ile Ahmet'in Masası

Evrim Kuran

 

Kafamın içinde bir dükkan açtım. Duvarlarında uyduruk şiirler yazmayan, fonda akla zarar müzikler çalmayan, tahta masalı, sade, şatafatsız bir lokanta. Tek süsü, masada her daim taze papatyalar. Bazen haftalarca açmadığım oluyor dükkanı; bazen de günlerce kapatmadığım. Dedim ya mekan kafamın içinde. Ben nereye, mekan oraya. Misafirlerimin en önemli özelliği çoğunlukla coğrafya ve kuşak itibariyle birbirlerine teğet bile geçmemiş kişiler olmaları. Geçenlerde, misal, 1900’de Almanya’da doğmuş psikanalist Erich Fromm ve 1957’de Malatya’da doğmuş müzisyen Ahmet Kaya oturuyorlardı aynı masada. Sofralarına bir büyük açtım; sohbetlerine iliştim. 

İki gözüm Erich diye lafa girdi Ahmet. Büyük adamsın vesselam. Sevme sanatının kitabını yazmışsın. Ne mene bir şey bu sevgi dediğin üstad? 

Eskiden yabancı olan iki insan dedi Erich; birden aralarındaki duvarın yıkılmasını sağlar ve birbirlerini keşfetmeye ve hissetmeye başlar; bu yaşamlarının en heyecan verici deneyimi olacaktır.

 

Bir sigara yaktı, ve mırıldandı Ahmet:

Bir gece sevgi duvarını aştık

Düştüğüm yer öyle açık seçik ki

Bir kaç dakikalık sessizliği Erich’in fısıltıya yakın sesi bozdu. Sevmek bir eylemdir kardeşim dedi Ahmet’e; sadece güçlü bir duyguya kapılmak değildir. Gözlüklerini burnuna düşürerek devam etti: Bir karardır, bir yargıdır, bir söz vermedir. Sevmek, sorumluluk almaktır. Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var demez. Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum der. İhtiyaca dayanan sevgi olmaz; o patolojik bir durumdur.

 

Vay canına yandığım dedi Ahmet Kaya ve duble yudum aldı rakısından. Erich Fromm devam etti: 

Sevmek bir tavırdır, kişinin sadece bir nesne ya da kişiyle değil bütün olarak dünyayla ne tür bir ilişkisi olduğunu belirleyen karakter rehberidir. Sevmek bir şeyin ‘içinde olmaktır’, bir şeye ‘kapılmak’ değil. Sevmek almak değil, bir şeyler vermektir.

O zaman herkes sevemez diyebilir miyiz gözüm? diye sordu Ahmet Kaya. Kafasını yukarı aşağı salladı Erich Fromm; bak bu içtiğimiz şey gibi, sevmek de âdâb ve sorumluluk gerektiren bir sanattır; öğrenilebilir ama öğrenemeyecekler hep olacaktır dedi.  

Ahmet hafiften doğruldu; duvarda asılı bağlamaya uzandı; aldı sazı eline; bir yandan akordunu yaparken bir yandan da dur o zaman iki gözüm, senin kitabını yazdığının, ben şarkısını yapayım dedi:

Haykırsam duyamazsın, çağırsam gelemezsin
Yürekten sevemezsin sen
Zor günde aramazsın, hiç yalnız kalamazsın
Korkusuz sevemezsin sen

 

Şarkıyı yarıda kesip bağlamasını sessizce duvara dayadı Ahmet; sigarasından son fırtı çekip üç kere bastırdı küllüğe. Gözü masadaki papatyalara takıldı. Papatyaları çok seven bir kadın sevmiştim dedi mırıldanarak. Erich bir müddet papatyaları izledikten sonra söze girdi: 

Bize çiçekleri sevdiğini söyleyen bir kadının, çiçekleri sulamayı unuttuğunu görürsek, onun çiçek sevgisine inanmayız dedi. Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken ilgidir.

Derin bir nefes aldı Ahmet. Seksenlerde, kuşların zikre çıktığı bir vakit, sevmek sebepli acılara tutunduğum bir vakit, bir Hasan Hüseyin şiiri bestelemiştim gözüm dedi ve başladı mırıldanmaya:

Yalanmış hepsi yalan
Sevmek diye bir şey vardı
Sevmek diye bir şey yokmuş. 

Erich masadaki yeşil eriğe uzandı. Adaşın sayılır dedi Ahmet hem o da senin gibi candır.  Tuza batırmayı unutma yalnız. Rakının en iyi arkadaşının tadına baktıktan sonra Erich, Ahmet’in bestesine fikriyle yanıt verdi: Gerçek sevgi, sonunda ayrılık var gibi görünse bile, insanın sevdiği kişiyi mutlu olacağı yere doğru uğurlamaktan çekinmemesidir dedi. Eğer kişi sevdiğini uğurlamaktan çekinir ve sahiplenmeye kalkarsa, kendine hizmet etmiş olur.

Ahşap sandalyeden yavaşça doğruldu Ahmet; duvara dayadığı bağlamayı aldı eline ve gecenin son şarkısını çaldı Erich’e:

Sen bir suydun sen bir ilaçtın 

Hoşçakal canımın içi, hoşçakal 

Hoşçakal iki gözüm, hoşçakal