Play Video

Sawubona

Evrim Kuran

İnsanların yanan veya çöken binalardan kaçmaya çalışırken ölmelerinin temel sebebi girdikleri kapıdan çıkmaya yönelmeleriymiş. Demek ki, insan panik veya yüksek kaygı anlarında çaresizlikten çare yaratmak, alternatif yollar düşünmek yerine yıllarca sırtladığı düşünce kalıplarına güveniyor. Hayat denen yangın yerinde sorunlarla başa çıkmak, yıkılmamak, ayakta kalmak için çevik olmak lazım. Çeviklik dendiğinde ilk akla gelen tanım nedir? Bedenin hızlı ve doğru biçimde hareket ettirilebilmesi yeteneği mi? İşte bu artık yetmiyor; duygusal çeviklik de gerekiyor.  

Duygusal çevikler, zorluklarla karşılaştıklarında açık bir zihinle kapalı olduğu varsayılan yollardan yeni çıkışlar yaratanlardır. Bunu da kabullenmesi kolay olmayan gerçekleri ve bunların sebep olduğu hisleri örterek ya da bastırarak değil, cesaretle karşılayarak yaparlar. Yani esas mesele sorun yaratan ortama hangi kapıdan girdiğimiz, acıya neyin sebep olduğu değil, bu acıyla ne yapmayı seçtiğimizdir. Düşüncelerimi ve hislerimi yutulabilecek kadar küçük lokmalar haline getirmeye çalışmanın hiçbir işe yaramadığını anladığım kırk dördüncü yaşımda öğrendim ki duyguları görmezden gelmek onları derinleştirmekten başka işe yaramıyor; kısa vadede sorunlarla baş etmeyi kolaylaştırıyor gibi görünse de orta ve uzun vadede duygusal sızıntılara yol açıyor. 

Birkaç yıl önce katıldığım bir konferansta Harvard Tıp Fakültesi Profesörü Susan David’i dinledim. Ana vatanı Güney Afrika olan Susan konuşmasına ”Sawubona” diyerek başladı. Bu, Zulu dilinde Merhaba anlamına geliyormuş. Kelime bire bir çevrildiğinde ise anlamı şuymuş: “Seni görüyorum. Varlığını saygı ve kabul ile karşılıyorum.”

Giderek karmaşıklaşan yaşamda, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre depresyon küresel olarak hem kanserin hem de kalp hastalığının önünde geliyor. İnsan gergin, insan mutsuz, insan tedirgin. Susan David’in 70.000’den fazla kişiyle yaptığı araştırmaya göre üçte birimiz bu olumsuz duygulara sahip olduğumuz için kendimizi yargılıyoruz ve hislerimizi öteliyoruz. Bunu sadece kendimize yapsak iyi; sevdiklerimizin de çocuklarımızın da olumsuz hislerden utanmalarına sebep oluyoruz. 

Kişisel gelişim endüstrisinde herkes bizi -sanki tek doğru buymuşçasına- pozitif olmaya davet ediyor. Olumlu olmak acımasızca dayatılıyor. Her pozitif düşünce çağrısıyla insanın içindeki merak, şefkat ve cesaret kursağında kalıyor. 

Duygular veridir, direktif değildir diyor Susan David. Yani olumlu ya da olumsuz olsun, anlamlı ya da karmaşık olsun, duygular bize bir şeyler anlatır. Duygular, bilgi duraklarıdır. Reddetmek ya da utanç duymak için değil, kabul etmek ve yaşamda ilerlemek için vardırlar. Ve önemli olan onlarla ne yaptığımızdır. 

Belirsizlikle tanımlanan ve kalitesi karmaşık sorunlarla başa çıkma yetimizle ölçülen çağdaş yaşamda, stresle, kalp kırıklığıyla, yenilgiyle bol miktarda karşılaşmamız kaçınılmaz. Yalnızca ölülerin kalpleri kırılmaz diyor Susan. Yalnızca ölüler konforludur; ölülerin sıkıntıları yoktur. Ve ekliyor: Sıkıntılar, anlamlı bir hayata katılım bedelidir.

 O halde yaşamın fırtınalarına Zulular gibi selam durabiliriz: Sawubona. Seni görüyorum. Varlığını saygı ve kabul ile karşılıyorum.